• About
    • Contact

Hayattan dersler

  • O HALDE BİR NİTELİĞİ BAŞKA BİR NİTELİĞE (davranışa) DÖNÜŞTÜRENDİR NİYET! AYNI ZAMANDA NİTELİĞİ (bir davranışı) BELİRLEYENDİR.

    Kasım 12th, 2025

    Allah katında mükâfatlandırılacak davranışların sınırı yoktur. Sevap, davranışlarımızın Allah nezdinde hüsnükabul görmesi olduğuna göre, esasında davranışı sevaba dönüştüren onun niceliği değil, niteliğidir. Ameli sevaba çeviren şey öncelikle niyettir. [O HALDE BİR NİTELİĞİ BAŞKA BİR NİTELİĞE (davranışa) DÖNÜŞTÜRENDİR NİYET! AYNI ZAMANDA NİTELİĞİ (bir davranışı) BELİRLEYENDİR.] Söz konusu niyet ise, Allah’ın sevgisini ve rızasını elde etmek dışında hiçbir amaç gözetmemektir. [HAYR (iyilik) ALLAH’tandır. İYİLİK ALLAH’IN RIZASINI ARAMADADIR] Bu bakımdan diyebiliriz ki, hiçbir iyilik küçük görülmemelidir. Basit gibi görünmekle beraber geçmiş günahların silinmesine vesile olan nice davranış vardır. Bazen susuzluktan dili sarkmış ve ölmek üzere olan bir köpeğe iki yudum hayat suyu temin etmek (MERHAMET İYİLİKTİR) (Buhârî, Bed’ü’l-halk, 17), bazen gelip geçene rahatsızlık veren yoldaki bir taşı, çerçöpü alıp kenara koyuvermek (Buhârî, Ezân, 32), ebedî mutluluğun kapılarını açmaya vesiledir. Bazen tatlı bir söz, cehennem ateşini söndürebilir (Müslim, Zekât, 68), (İYİLİK DÖNÜŞTÜRÜR) bir güler yüz, sevap hanesine artı olarak kaydedilebilir. Bu bakımdan Allah Resûlü’nün “Hiçbir iyiliği küçümseme” (Müslim, Birr, 144) şeklindeki öğüdü anlamlıdır.

    .

    (Yukarıda yer alan metin “Ezan Pro” uygulamasının “Bilgi” başlıklı köşesinden alındı. Büyük harfli kısımlar bu yazıya istinaden, yazıdan esinlenerek konuldu.)

  • KENDİNE YEDİREMEMEK

    Ekim 31st, 2025

    Yemeklere konan tuz miktarı için eskiler “bir tutam tuz” derler. Şimdi günümüzde yemek tarifleri çay kaşığı veya çorba kaşığı diyor, hatta gram ölçen teraziler öneriliyor.”

    Kimileri annesinden öyle öğrenmiştir. Günümüzün tekniğine geçmeden annesinden öğrendiği gibi devam ederler. Hatta başka bir örnekleme de: Makarna yaparken makarnayı tencereye göz kararı koyanlar, iki defalık yerine dört öğünlük makarna çıktığında ortaya “şunu bardakla yap, bardak ölçün olsun dendiğinde göz kararı koymaktan vazgeçmeyen kimileri de vardır.

    “Bir gıda termometresi al, sütleri öyle mayala, teknik çalış” diyenlere “benim elimin ölçüsü iyidir” diye alışkanlığına devam eder bazıları. Mayaladığı yoğurtlar maalesef bazen tutmadığında kendisine yediremeyip vazgeçmez sütü öyle mayalamaktan.

    Tansiyon hastası biri vardır mesela! Bir şekilde stresini yönetmeyi öğrenmiştir de ilaç almayı bırakır, bırakırken de şayet yükselirse alırım o zaman diye de kendini ikna eder. Sonra baş edemediği, onu aşan bir sorun çıkar da tansiyonu yeniden yükselir. Ama kendine yediremeyip ilacı yeniden yutmaya, kendine yedirmeye geçemez bir türlü!

    Bir tarafta bir tutam tuz ya da göz kararı, (ölçüyü tutturanları tenzih ederim) öte tarafta gerçek!

    Tutmuyorsa elinin ölçüsü,

    Kendine yediremeyip…

    Hangisi?

    Nefsin mi, hakikat mi?

    Biri istemeden öfkelenir. Sonra o öfkesi boğazında bir taş olur yutamaz. Biri de der ki o taş, vicdanının taşı. KENDİNE YEDİREMEDİĞİN ŞEY, DOĞRUYU HATIRLATIR.

    Bize doğruyu hatırlatan (fiziki) gerçeklik Allah’ın “kevni” tabiattaki ayetlerindendir. Bir de “kavli” ayetler vardır ki o da kitabımız “Kur’an-ı Kerim!” İkisi de hem fiziksel evrende hem sosyal hayatta Allah’ın düzenini bildirir: “Kevni ayetler suda bir geminin nasıl batmayacağını, nasıl yol alacağını bildirirken kavli (lafzi/sözlü) ayetler de bizlere hangi istikamette yol alacağımızı söyler. Cennete giden yolda bir taraftan gerçekliğin içinde ayakta kalmak gerekirken bir taraftan da istikamet üzere olmak gerekir şu çocuk misali:

    “Çocuk kardeşinin oyuncağını kırmış. Önce “Ben yapmadım” diyor. Ama sonra gece yatağında yatarken midesi bulanıyor gibi hissediyor. Annesi geliyor, “Hasta mısın?” diyor. Çocuk gözlerini kaçırarak fısıldıyor.

    “Kardeşimin oyuncağını ben kırdım. Bunu gizlememi kendime yediremiyorum”.

    Annesi de şöyle diyor:

    “O zaman yutma. Dürüstlükle çıkar içinden. Belki birlikte tamir ederiz.

    … yoksa yolumuzu şaşırıp cennet yerine cehenneme çıkabiliriz

  • MÜKEMMELLİK VE Pİ

    Ekim 15th, 2025

    Pi sayısının uzantıları (kesirli kısmı) sonsuza kadar gider. Birçok köprü yapımı hesaplaması için 3.14 genellikle yeterlidir ve kabul edilebilir bir aralıktaki hata payı sağlar. Ancak karmaşıklığına göre ve daha hassasiyet gerektiren kritik projelerde daha fazla ondalık basamak gerekebilir. Örneğin Nasa uzay hesaplamalarında ‘pi’ sayısını on beş ondalık basamak (3.141592653589793) hassasiyetinde kullanır. Pi sayısının kesirli kısmı hiçbir zaman tam hesaplanamadığı için sonunda hesaplanmamış bir payda kalır. Onun için sıfır hata ulaşılamaz bir idealdir. İslâm’da mükemmeliyetçilik arzulanan bir şey değildir.

    Pi’nin teknik doğasının insan davranışlarına yansımasına gelince:

    Kıssadan hisse çoğu köprüyü 3.14 ile yapabileceğimizdir. Mutlak bir kesinlik elde edemesek de işimizi görecek bir sonuç elde etmek 3.14 veya belli bir sayıda paydayla olabilir.

    Kendi gücüne fazlaca güvenenler, böyleleri pi’nin sonunu arar gibi bitimsiz bir gerçekleştirme peşinde koşabilirler.  O duyguyu bir türlü yaşayamadıklarından nerede duracaklarını her zaman bilemezler. Gelişme bile onlar için bir türlü sonu gelmeyen daha çok gelişmedir. Gerçeğin Allah’a mahsus olduğunu bilmezler. Mümin bir kul için önemli olan Allah’ın emirlerine uymak, yasaklarından sakınmaktır. Asıl olan emirlere samimi bir niyetle, ihlasla uymaktır. Bir kul için tekâmül, ulaşacağı en yüksek seviye budur. Bize düşen elimizden geleni yapmaktır, takdir Allah’ındır. Ben daha üstününü yapacağım diyenler geceleri kandil yakıp gündüzleri karanlıkta kalanlara benzer. Bu şu misal gibidir: Küçük derelerin üzerine yapacağınız köprülere 3.141592653589793 hassasiyeti uygularsanız sizden önce karşıya geçenlere el sallarsınız.

    Allah her şeyi bir ölçü oran üzerine yaratmıştır. Bir kulun ulaşabileceği mükemmellik, Allah’ın koyduğu sınırlara riayet etmektir.

  • İNANMAK, HAKLILIK VE KUVVET

    Ekim 11th, 2025

    “İnsan haklı oldu mu, yüreğine kuvvet geliyor, bileği kolay kolay bükülmüyor, öyle değil mi ha?” demiş Emile Zola. Bu fıtratımıza/tabiatımıza dair bir özellik. İnanma da aynı şekilde, insan inandı mı kuvvet buluyor. İnandığın şey yanlış bir şey de olsa veya haklı olmadığın halde kendini haklı görmek de insana kuvvet vermiyor değil. Salt duygu bu kuvveti veren. Ne var ki inandığın şey yanlış olduğunda ya da haklılığın gerçeğin duvarına toslayıp boş çıktığında bütün kuvvetin gidiyor.

    Bilmeli ki ahiret/hesap günü var. Boş çıkmayan kalıcı olan inanma: Allah’a iman, haklılık da Allah nezdinde olan haklılık.

    .

    “Usul esasa mukaddemdir” (Usul esastan önce gelir)

    Usul, bir işin yapılma yöntemi, düzeni, yoludur.

    Esas ise o işin özü, kendisi, temelidir.

    İnsanlarla iletişimizde doğruyu dile getiriyor olsak bile usule uygun davranmıyor isek haklıyken haksız konuma düşebiliriz

    Doğru ve etkili iletişim, adaletin sağlanması, sosyal ilişkilerin düzeni, ibadetlerin kabulü, bilimsel doğruluk ve hukuki süreçlerde kurallara uygunluk hayati bir rol oynar.

  • KALPTEKİ AKIL

    Ağustos 27th, 2025

    “Kişi inandığı şeyle çeliştiğinde kalbi rahatsızlık duyar. Bu huzursuzluk onu inancı doğrultusunda davranmaya yöneltir; kalp ancak inandığına uygun yaşarsa huzur bulur. Kalbin sıkıntısı inanılan şeyi yapmamanın zorluğundan daha büyüktür.”

    Kişi inancına ters bir davranışta bulunduğunda kalbin mutmain olamayışı, inancının kuvveti oranındadır. Kalbin dilidir bu.

    İslâmî literatürde akıl kalptedir. Bir müminin kalbi hak ile batılı ayırt etme gücünü vahyin rehberliğinden, dolayısıyla yaptığı tercihten alır. Beyindeki akıl daha çok işlemsel, yani hesaplama, planlama ve mantık yürütme ile ilgilidir. Kalpteki akıl ise tercihle ilgilidir; idrâkin ve niyetin merkezidir, değerleri, yönelişleri ve inanç doğrultusunda yapılan seçimleri belirler. Kalp, Allah Teâlâ’nın Peygamberimiz (s.a.v.)’e vahyettiği Kur’an-ı Kerim esaslarına göre hareket etmediğinde duyduğu huzursuzluk, işlemsel (beyin merkezli) akla pusula olur.

    Kur’an’ın kalbi idrak merkezi olarak zikretmesi (A’râf, 7/179; Hac, 22/46) ve “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur” (Ra’d, 13/28) buyurması da kalpteki bu tercihsel aklın önemine işaret eder. İşte bu sebeple insan yalnızca hesaplayan değil, doğruya yönelen bir varlık olur; tercihi onu istikamet üzere kılar.

    O halde kalbin kimi, neyi sevdiği (tercih ettiği) çok önemli. Kalpteki pusulaysa, pusulanın yönü doğru değilse yaşananlar kalbin sabit kalacağı yer değildir. Zira kalp son tahlilde gerçek üzerinedir. Kişi bir tek hazzı seviyorsa, hazzı uğruna her şeyi yapacaktır. Kişiyse sevdiği bir tek, sevdiği kişinin yanlışlarına da ortak olacaktır. Hazzı da kişiyi de Allah için seviyorsa onda Allah’ın sevdiği şeyleri sevecek, sevmediğini sevmeyecektir. Allah böyle kişiyi hiç yanıltmaz, böyle kişi gerçek üzerinedir.

  • SOĞUK SUYUN SERİNLİĞİ İÇENE KADAR

    Ağustos 9th, 2025

     

     

    Soğuk suyu içmen bittiğinde sen onu içmeden önceki (ona muhtaç) haline yeniden dönüyorsun. Demek ki onda sıcaktan bunaltmayacak soğukluk, dolayısıyla sende olmayanın yerini tutan bir kuvvet olduğu gibi bir de çekici bir yan, verdiği haz var. Bu ikisi birleşirse, güçsüzlüğüne karşı sabır gösteremeyen böyleleri işte o zaman hep içme durumunda olur. Olur da bu onu kurtarır mı? Hep onunla olması ne mümkün? Onun yokluğunda kendi kuvvetsizliğiyle yeniden baş başa kalıverir.  Zira sıcağa karşı onunla kuvvet bulmak kesintisiz onunla olmakla, devamlı içiyor olmakla mümkün.

    Bundan bir ders çıkarabiliriz:

    Biz yaratılmış bir varlığız. Kendi başımıza kuvvetimiz yok. Rabbimizin bize verdiği kadar kuvvetimiz var. Kuvvetimizi aşan durumlarda kuvveti bizi yaratandan değil de bizim gibi yaratılmışlardan aldığımızda, (ki alabiliriz de) ne var ki kuvveti (kendi gibi bir şeyden) almakla kalmayıp ondan medet umar hale geldiğimizde Allah Teâlâ kendisinden değil de yarattığı şeyden medet umanı medet umduğu şeyle baş başa bırakıverir. Yalnızca onunla olduğumuz müddetçe kuvvetimiz olduğundan, onsuz yapamaz hale geliriz de hep ona muhtaç (düşkün)duruma düşeriz. Bu onun uğruna her şeyi göz ardı etmek, şayet bir kişiyse onun dediğini yapar hale gelmek demek.

    Bize tanınan sınırlar belli oysa!

    (Allah’ın ‘ahdi’, 1) İNSANIN ALLAH’LA YAPTIĞI SAĞLAM ANLAŞMA, 2) KİŞİNİN ALLAH ADINA BİR BAŞKASIYLA YAPTIĞI DÖNÜLMEZ SÖZLEŞME ve 3) ALLAH’IN YERYÜZÜNDE DOĞAR DOĞMAZ KİŞİ İÇİN ORTAYA ÇIKAN TABİİ BAĞLANTILARDIR. (: Tefhimü’l Kur’an’dan En’am Sûresi 152. Ayetin Tefsiri’nden)

    Allah’la yaptığımız Ahd /Kutsal sözleşme: “Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediği vakit, “pekâlâ Rabbimizsin, şahidiz” dediler. (Bunu) kıyamet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu.” demeyesiniz diye (yapmıştık).” (Elmalılı Hamdi Yazır Meali/ A’râf Suresi 172. Ayet)

    İNSANIN ALLAH’LA ve TOPLUMLA OLAN bu ‘AHD’İNİN HERHANGİ BİR KİTAPTA YAZILI OLMADIĞI DOĞRUDUR, FAKAT TABİAT BİZZAT KENDİSİ de VARLIĞINI BU AHDE BORÇLU OLAN BEDENİNİN HER BİR UZVUNA ve HER ZERRESİNE BU AHDİ YERLEŞTİRMİŞTİR. (: Tefhimü’l Kur’an’dan En’am Sûresi 152. Ayetin Tefsiri’nden)

    Verilen söze uymamak bedel getirir: Yaratandan değil, O’nun yarattığı bir şeyden, en basitinden bir soğuk sudan medet umduğumuzda yaşadığımız şişkinlik, zevkten ya da sıkıntıdan ne yapacağını bilemeyip çareyi bir şey atıştırmakta görenlerin maruz kaldığı şişmanlık; bunların her biri helalde düşülen aşırılıklardır. Aşırı düşkünlük giderek harama kapıyı açabilir. Aşırılık olsun, harama bulaşmak olsun, O’nun izin vermediği şeylerdir ki, her türlü aşırılıkta bulunanların ve harama bulaşanların başına gelenler, bu ahde uymamanın sonucudur.

  • TABİAT YASALARI VE FITRAT

    Temmuz 22nd, 2025

    Kur’an’ı dinlediğinde seslerin bir araya gelişinden, okuduğunda harflerin bir araya gelişindeki düzenden yaratılış itibariyle eşyaya isim verme istidadında olan insan anlama varır, anladıkça ne yapacağını, nasıl davranacağını öğrenir, yolumuz aydınlanır. Ağaçlar, kuşlar, kainattaki her şey Kur’an ayetlerindeki gibi yaratılışın delillerindendir. Kevni ayetler de Rabbimizin sıfatlarının bir tecellisi, adetleri/yasaları. [Bu, Kur’an ayetini “anlam”la okuyan bir kalbin kevnî ayeti de aynı “mana düzleminde” okuması demektir. Böylece ikisi tek okumanın iki kanadı olur: göz ve gönül, lafız ve varlık, ses ve sessizlik… (:Copilot/yapay zekâ)]  Kur’an’la birlikte kâinat kitabını da okudukça kâinatın yaratılış yasalarıyla insan fıtratının birliğine tanık olur, tevhit inancımız pekişir, imanımız kuvvetlenir, kevni ve kavli ayetler nasıl yaşayacağımıza, ebedi hayatımıza kılavuzluk eder bize.

    Her şeyin doğrusunu Allah bilir.

  • ALLAH, KÂBE’Yİ (maddi ve manevi yönlerden) İNSANLARIN BELİNİ DOĞRULTMAYA SEBEP KILDI.

    Haziran 26th, 2025

    “Allah, Kâbe’yi, o saygıya lâyık evi, haram ayı, hac kurbanını ve (kurbanın boynuna asılan) gerdanlıkları (maddi ve manevi yönlerden) insanların belini doğrultmaya sebep kıldı. Bu da Allah’ın, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bildiğini ve Allah’ın her şeyi bilici olduğunu (sizin de anlayıp) bilmeniz içindir.” (Mâide 97/Diyanet Vakfı Meali)

    Müfessirler, Kabe’nin, insanlar için ayakta tutan bir vesile oluşundan neyin kastedildiği hususunda farklı şeyler söylemişlerse de hepsinin izahı, Kabe’nin, insanların işlerini düzenleyen bir vasıta kılındığı hususunda birleşmektedirler. (Taberi Tefsiri’nden/Mâide 97)

    Allahü teâlâ, Kabe’yi, haram ay’ı, hacca götürülen kurbanları ve boyunlara takılan gerdanlıkları insanlar için, özellikle Araplar için bir manevi otorite ve bir güven vasıtası kılmıştır. Öyle ki kişi Kabe’de babasının katilini dahi görse ona dokunmazdı. Kâbeye sevkedilen kurbanlıklara kimse bir şey yapmazdı. Haram ayında kimseye dokunulmazdı. (Taberi Tefsiri’nden/Mâide 97) Halk bunlar vesilesiyle hayat bulur, geçimini sağlar, din ve dünyalarını ayağa kaldırırlar. Korkanlar buraya sığınır, zayıflar burada emniyet bulur. İnsanlar hac ve umre için buraya gelirler ve namaz kılanlar da buraya dönerler. Allah Teâlâ Beyt-i Harâm yani son derece muhterem, saygıdeğer ve her türlü hürmete lâyık olan Kâbe’yi, haram aylarını, harem bölgesine gönderilen kurbanlıkları ve onlara takılıp kurbanlık olduklarını gösteren gerdanlıkları insanların maddî ve manevî olarak kalkınmalarına, ilerleyip gelişmelerine vesile kılmıştır. (Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri)

    Kıblemizdir Kâbe! İlâhi feyiz ve berekete, insanların manevi açıdan temizlenme ve arınmalarının sembolik yönü, pusulasıdır. Bakara Sûresi’ndeki 175: Âyet her nerede olursak olalım Kâbe/Mescidi Haram’ı  pusulamız edinip, bütün işlerimizde Allah’ın rızasını gözettiğimizde kuru inatçılar, haksızlık edenler dışında insanların bizim için aleyhimize bir delilleri olmayacağını hatırlatıyor ve şöyle devam ediyor: “Siz de onlardan korkmayın, benden korkun. Hem üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım hem gerek ki doğru yolu bulasınız.” (Elmalılı Hamdi Yazır Meali)

    Mâide Sûresi 97. Âyet, özelde Mekke Halkı’na orada olmasının sağladığı ayrıcalıklar bakımından olsa gerek, gerekse Mekke dışındaki Müslümanların geneline, O’na hakkıyla yönelmek ve bu yönelmenin gereğini yerine getirmekle maddi ve manevi yönden dünya ve ahiret işlerimizde belimizi doğrultmaya vesile olmasıyla Kâbe’nin önemine vurgu yapıldığını düşünüyorum.

    Her şeyin doğrusunu Allah bilir.

    .

    Rivayet odur ki Hz. Adem cennetten çıkarıldıktan sonra Hz. Havva ile yeryüzünde buluştuğu için Allah’a şükretmek üzere, ibadet maksadıyla cennette tavaf ettiği nur sütununu kendisine iade etmesini ister ve ardından Allah’ın emriyle Kabe’yi inşa eder.

    Mescid-i Haram ifadesi, “saygılı cami” anlamına gelir ve Mekke’de Kabe’nin bulunduğu alanı çevreleyen büyük cami için kullanılır.

    Bu isimlendirme, Mekke ve çevresinin kutsallığını ve dokunulmazlığını ifade eder; çünkü bu bölgelerde zararlılar dışındaki canlıların öldürülmesi ve bitki örtüsüne zarar verilmesi haram kılınmıştır.

     

  • NİYET, KURGU, HAKİKAT

    Haziran 10th, 2025

     

    Memleketin birinde padişah evlenme çağına gelen kızına ileride yerine geçecek bir padişah adayı bulmaya karar vermiş.

    Niyetini açtığında “benim aklı başında babacığım,” demiş kızı. Hikâye bu ya, baba akıllı, kızı da babasından akıllıymış. “Babacığım,” demiş, “sen de bilirsin ki benimle evlenecek kişinin iyi biri olmasını isterim. Herkes gibi benimle evlenecek kişiyi seçebilmek için bir yarış düzenlesen… Ne dersin, hikayelerde olduğu gibi. Bu yolla sınasan onları; kim yolun hakkını verirse onunla evlenirim.”

    Sultan kız diyeceğini deyip yanından ayrıldıktan sonra padişah vezirini çağırmış, ondan kararını tüm ülkesine duyurmasını istemiş. Davullar çalınmış, padişahın bildirisini duymayan kalmamış, yarış yeri hazırlanmış, belirlenen gün ve saatte delikanlılar yerlerini almış. Ve yarış başlamış, engelleri aşıp kim saraya önce varırsa padişahın kızıyla o evlenecekmiş. Derken yarışçılar birer birer sarayın kapısından içeri girmiş, tabii en önce giren delikanlının yüzünde olması gereken zafer gülümsemesi varmış… Varmış da padişahın bildiği delikanlıların bildiği değilmiş! Nihayetinde tüm yarışçıları saymışlar iki kişi eksik çıkmış. Meğer padişah yaşlı bir dedenin karşılarına çıkmasını murat etmişmiş, yaşlı dedeye de torbasındaki nohutları yarışçıların geçeceği yola dökmesini ve toplamasını tembih etmiş Öyle ki delikanlılardan biri sana yardım etmeden de sakın nohutları toplamayı bitirme diye defalarca tembih etmiş. Derken efendim yarış sonlanmış, önceden planladığı üzere vazife verdiği vezirine kim bu iki kişi diye sormuş. Vezir, “Hünkârım” diye söze başlamış, “biri sarayınıza zamanında gelemediği için kapanan kapıda içeri giremeyen ve beklentiniz gibi o yüzden geri dönen kişi” demiş. “Diğeri peki?” demiş Padişah. “Diğerini bilmiyoruz efendim.” “Tez elden ikisini de getirin!” “Ama Hünkârım” demiş Vezir, “diğer kişi kim bilmiyoruz, onun ne yaptığını da bilmiyoruz.” Padişah yaşadığı tereddütle hafif bir halel getirse de özgüvenine, sonra da telafi kabilinden kaşlarını çatıp baksa da vezirine yine de mahiyetinde bulunanlara karşı bozuntuya vermemiş. Tekrar otoritesine sarılarak “ne yapıp edin o kişiyi bana derhal bulun” demiş. Demiş de bulmak ne mümkün! Yarışta önce gelen sabırsızlıkla, ahali de merakla padişahın sonucu açıklamasını bekliyormuş.  Günler geçmiş meçhul kışı bulunamamış. Padişah da bir türlü kendini ikna edememiş ki sonucu açıklayabilsin. Tebaasının sabırsızlığı arttıkça artınca padişah bakmış ki kararını açıklamasını daha fazla geciktiremeyecek kızını huzuruna çağırmış, kendisini yaşlı adama yardım eden delikanlıyla evlendireceğini söylemiş; söylemiş de kızının yüzünde sevinç değil gecenin hüznünü görünce şaşırmış pek! Bizim padişah kızına düşkünmüş, onu hüzünlü görmeye dayanamazmış. “Ne oldu da kızım ay yüzlü yüzün gecenin karanlığında kaldı” diye sormuş. Kızı mahcup başını öne eğmiş, kaldırıp da bakamamış babasına, bunun üzerine “sende bir şey var” demiş baba Padişah, “söylemeden bir yere gidemezsin.” “Baba” demiş Sultan kız: “Ben bir şey yaptım. Sana sormadan bunun mahcubiyeti içindeyim.” “Nedir?” demiş, padişah; “Ben padişahım ama aynı zamanda senin babanım”

    “Babacığım,” diye devam etmiş kız, “merakıma yenik düştüm de senin iznin olmadan dadımı alıp delikanlıların geçeceği yola düştüm. Dadımla, yaşlı adamın olduğu yolun karşısındaki ağacın arkasına saklandık. Derken senin adam gönderip sarayına getirttiğin delikanlı geldi. Yaşlı adamı görünce diğerleri gibi yoluna devam etmeyip ona yardım etmeye, yere saçılmış nohutlarını tek tek toplamaya başladı. Hepsini toplayıp adamın sepetine doldurduktan sonra ancak o zaman yoluna devam etti. Tabii babacığım senin adamların da peşinden. Arkalarından yaşlı adam da bulunduğu yeri terk etti, tersi yöne, saraya doğru. Kaderimiz buymuş deyip tam ağacın arkasından ayrılmak üzereydik ki birden beklenmedik bir şey oldu babacığım, yaşlı adam nasıl olduysa ayağı takılıp yere düşmesin mi?.. Düşer düşmez de nohutları tekrar yere saçıldı. Bu kez biz yardım edecektik lâkin o anda koşarak gelen başka bir delikanlı el verip bu kez o toplamaya başladı nohutları. Kalakaldık öyle!  Bir tarafta sen, bir tarafta yere saçılan nohutlar, bir tarafta çocuk… Kaderin cilvesi dedi dadım. Nefesler tutulmuş olduğumuz yerde kıpırdamadan seyrediyorduk.”

    “Ya ağacın arkasında olduğunuz fark edildiyse?” dedi Padişah ani araya girip.

    Sultan kız “Olur mu babacığım, çok dikkat ettik. Görünmüş olamayız” diye geçiştirdi bu soruyu ve geçirdiği tereddüttü örtmenin çaresini sözlerine ara vermemekte buldu. 

    “Çocuk, üzülme amcacığım, ben şimdi hemen toplarım” dedi de çabucak toplayıverdi, sonra da yaşlı adamın elini öpüp ondan kendisi için dua etmesini istedi. “Artık adamlarından hiç kimse kalmamıştı, dadımla birbirimize bakıştık Dadım tamam anlamında başını salladı ve delikanlının ardı sıra gitti. Görmüş olamazlar bizi baba. İşte anlattığım gibi aynen böyle oldu” dedi ve sustu Padişah kızı, sustu da bakışları babasına artık “Hüküm senin!” demekten ibaret kaldı.

    Padişah baba, elini çenesine koyup dudağını da başparmağı ile diğer parmakları arasına dayadı, yerinden kalkıp odada ağır ağır bir süre dolaştı. Kız ise başı önünde eğik öylece babasını bekliyordu.

    Derken kızının tam hizasında durup tane tane şöyle dedi ona:

    “Sen de biliyorsun ki kızım kararımı vermişken ben, sen değil ama yaşlı adamın kazaen düşmesi beni vazgeçemeyeceğim bir ikilemin içine soktu ve öyle gözüküyor ki ikisinin de ameli aynı.” Diyeceğini iyice tartıp öyle dedi: “Bu durumda ameller niyetlere göre değer kazanacak!”. Kızının ümitle başını kaldırmasını bakışlarıyla keserek “lâkin işin bu noktaya gelmesinde senin de payın yok değil” dedi ve ekledi:

    “Madem senin de payın olmuş, bu işin içinden sen çık o zaman!”

    Sonra beklemeksizin kapıya yöneldi, çıkmadan döndü de işaret parmağını yukarı kaldırıp “ama adaletime de halel getirme!” diye uyarmayı ihmal etmedi.

    Bir gün geçti, üç gün geçti haber çıkmadı Padişah kızından. Ahalinin merakı tavan yapmışken bir türlü gelmeyen kızını çağıran Padişah oldu. İkilem bekler ama halk arkamdayken ben bekleyemem deyip varsa bir çıkış yolun söyle yoksa ilk delikanlıya razı ol deyiverdi kızcağızına.

    “Bir yol var” dedi kızı ve bekledi babasının tepkisini. Beklediği tepkiyi görmeyince babasından, cesaretlenerek sürdürdü konuşmasını:

    “Yeniden bir yarış düzenlensin. İkilemin çözümünü bırakalım onlara”

    “Nasıl yani?”

    “Anlayalım hangisininki gerçek iyilik!”

    Padişah bakışları kızında kaldı da kızının yüzünden yansıyan adalet duygusu mu ikinci çocuk mu yine de anlayamadı. Her zaman ihtiyacı olduğu sağduyusu galip geldiğinden olacak bakışlarını ayırdı sonunda ondan, zaten bundan dolayı hep dirlik düzen olmuştu ülkesinde, işte o dirlik düzenin hatırına ona bir imkân daha verdi. Bırakıp kızını kendiyle baş başa, “pekâlâ öyle madem, bundan sonra iş bende!” dedi: “Sana da razı olmak düşer!”

    İki delikanlıyı da çağırıp huzuruna ikisine de harfi harfine şu sözleri söyledi:

    “Size yedi gün süre. Bu yedi gün iyilikte yarışın. Bakalım hanginizin iyiliği bu düğümü çözecek?”

    Bu dünyada her şeyin bir sonu olduğu gibi o yedi günün de sonu çabuk geldi. Bir tek Padişahın kızına yedi gün geçmek bilmemişti. İki delikanlıyı da huzuruna getirdiler Padişah’ın. Padişah delikanlılara hanginiz önce başlamak ister diye sordu. İkisi de odayı boydan boya kaplayan perdenin arkasında padişahın kızı olduğundan habersiz birbirlerine bakıştılar bir süre.  Derken efendim söz alan ikincisi değil birincisi oldu; o da diğerini gösterip “Sultanım müsaade ederseniz ben önceliği ona bırakıyorum” demesin mi?

    “Öyle olsun dedi Padişah ve dönüp diğerine,

    “Sen söyle o halde delikanlı” dedi. “İyilik adına ne yaptın?”

    Konuşup konuşmamakta tereddüt geçiren delikanlı sonunda hazırlıksız bakışlarını topu kendisine atan rakibinden Padişah’a çevirdi: “Hiçbir şey!” dedi.

    “Hiçbir şey mi? Nasıl yani?

    “Maalesef hiçbir şey efendim”

    Mahcup fakat kendinden emin bir hali vardı.

    “Böyle demekle kızımı ve beni ikilemde bırakmış olmuyor musun?”

    “Ne sizi ne kızınızı ikilemde bırakmak isterim”

    “Sen ister iste ister isteme” dedi Padişah. “Ben olana bakarım”

    “Ben” dedi delikanlı: “Kızınızı ikilemde bırakmak istemem deyip de onu zor durumda bırakıyor olmaktan imtina ederim. Bu yüzden kızınıza talip olmaktan vazgeçtim”.

    Diyecek bir şey bulamadı da padişah sabırsız, biraz ümitle biraz da merakla diğerine döndü.

    “Ya sen?

    Hikâye bu ya öteki de ondan aşağı kalmasın mı iyilikte. “Ben,” dedi “ben de fırsatçı biri değilim. Ben iyiliği karşılık bekleyerek yapanlardan da değilim. Benim de söyleyecek bir sözüm yok. Bu durumda kızınız karar versin”

    Bana gelince, hikâyeyi kaleme alan bana gelince, bundan sonrasına ne yazacağıma gelince, doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı. Orasından burasından bolluk vermesine aldırış etmezdim inandırıcı kalmak gibi bir derdim olmasa!

    Ne yalan söyleyeyim, benzer temalara tanıklık etsem de yaşadıklarımı hiçbir şey katmadan bire bir anlatıyor değilim. Nihayetinde bir kurgu bu! Devamını getirecek bir şeyler karalamadım da değil. Ne var ki başından beri dikkat ettiğim inandırıcılık, yazmaya devam ettikçe artık beni ikna etmez oldu. Kurgumda seçeneklerden en mantıklısını, gerçeğine hep en uygununu sunacaktım size, bu niyetle başlamıştım işe, ki inandırıcı olsun. Şimdiye kadar her birinin sözlerini kaleme alırken yaptığım akla en uygunu yazmaktı. Karagöz Hacivat orta oyunu gibi düşünebilirsiniz bunu. Perdenin arkasında konuşan farklı sesler, ama aslında tek kişi! Akla mantığa uygun geleni yazacağım yazmasına da bu durumda akıl ne yapsın? Ortada müteşâbih bir durum var. Bir ipucu uyduramazsam birbirine benzeyen iki seçenekten hangisini seçsin aklım? Şimdiye kadar her şeyi kendimce makul bir nedene bağlamışken… 

    Diyelim ki Padişah’a “Böyle bir durumda nasıl niyet okuyalım, hangisi samimi, hangisi oyun kuruyor bilelim” dedirttim.

    O takdirde devamında padişahın kızına söyleyeceği bir tek şu sözlerden ibaret olmaz mıydı:

    “Kalbine danış, öyle cevap ver!”

    Yaşadığın kaderindir”

    Beni mazur görün, zira aklıma gelen tek şey bu oldu. İşte hikâyede inandırıcılığımı daha da sürdüremeyeceğim, konunun gelip tıkandığı, öteye devam edemediğim en önemli noktası da bu oldu.

    Mazeretimden biri kızın kalbiyle söyleyeceği şeyi ben inandırıcı bir ipucu uyduramadan mantıkla nasıl bulacağım? İkincisi “ya şundadır ya bundadır, helvacının kızındadır,” deyip parmağımın durduğu iki cevaptan birini yazacak da değilim. Hani ben konunun akışında bir dayanak noktası buldukça, akla yakın olanı yazdıkça durumu idare ediyordum.  Ama birbirine benzer bu durumda artık hisler söz konusu ve hisler de o kişiye özgü.

    Siz de biliyorsunuz ki padişahın da kızın da iki delikanlının da dediklerini yazan benim. Hani yaşanmış bir olayı anlatsaydım ben aktaran olurdum sadece, o zaman kolaydı. Kimse de kızın cevabında ne mantık arardı ne akla uygunluk. Ne de ya şundadır ya bundadır diyerek yazdığımda ise gerçeklikten çıkıp oyuna dönerdi iş.

    Oysa hakikat o ki padişah da ben, kızı da ben, iki delikanlının her biri de ben! Ortada ne padişah var ne kızı ne de delikanlılar. Gördüm ki bu durumda kızın yerine cevap versem nedenini bulamadıktan sonra inandırıcı olmayacak ya şundadır ya bundadır seçeneğiyle de iş oyuna dönüp gerçeklikten, dolayısıyla inandırıcılıktan uzaklaşmış olacak; geriye sığınacağım tek bir çare kalıyor, kendisi olan Sultan Kız! Böylesi bir sanat da, O’na hür iradesi ile diyeceğini dedirttirmek de yalnızca Allah’a mahsus!

    Büyük laflar etmeyeyim ama -Allah’ın bildiğini sizden ne saklayayım- ben böylesi yanıtları, okuduğum kimi Türk romanlarında, hikâyelerinde gördüm. Ülkemize de Batı’dan gelmiş. Kurgu türü roman ve öyküden bahsediyorum. Bazılarının romanlarını ya da öykülerini kurgularken kahramanımla adeta mücadele ediyorum demesine kadar vardırmadım belki bu yazma işini, yazdıklarımı çoğu yaşadıklarımdan alıntılıyordum belki ama yazarken Allah affetsin bir o bir öteki olmaktan geri kalmıyordum yine de!

    …yani öyle olduğumu sanıyormuşum.

    Belki bunun sanmadan öteye geçmediğini bildiğim sürece sorun olmadı. Bir de gerçekten öyle sansam:

    Allah muhafaza!

    Kıssadan hisse:

    O aklımın bulamadığı tek seçenekte geldiğim yer:

    “Zurnanın zırt dediği yer” oldu.

    Bu atasözü ile ilgili sözlükte bulduğum örnek açıklamada: “Arabayı yaptın, şimdi çalıştır bakalım çalışıyor mu” diye yazıyor.

    Sizce “Kalbine danış” tan sonrasını yazsaydım inandırıcı olur muydu?

    Bana olur gibi hiç gelmedi de!

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

  • HER ŞEY BİZİM İSTEMEMİZLE Mİ?

    Mayıs 18th, 2025

    De ki: “Ne dersiniz, eğer Allah sizin kulağınızı ve gözlerinizi alır, kalplerinizi de mühürlerse, Allah’tan başka onu size (geri) getirecek ilâh kimmiş?” Bak, biz âyetleri değişik biçimlerde nasıl açıklıyoruz, sonra onlar nasıl yüz çeviriyorlar? (Kur’an-ı Kerim/.En’am Sûresi/46.Âyet/ Diyanet İşleri(Yeni) Meali)

    İnsan. Rabbinin verdiği kulağı, gözü, aklını O’nun emirlerine uygun kullanmadığında,

    … ki Rabbimiz onları bize rızası doğrultusunda kullanalım diye vermiştir. Bu da bizim hayrımızadır.

    Niyetini bozmuşsa kişi

    Tercihte bulunma kulun

    Kalp olsun, kulak olsun, göz olsun güç kuvvet hiçbiri bizim değil; hepsi O’nun!

    Parmağımızı istediğimizde oynatıyoruz, gözlerimizle görüyor, kulağımızla işitiyoruz amma…

    DİLERSE TÜMDEN ALIR.

    Bu durumda bizi bekleyen tehlike karanlıkta kalıp bir adım gidemeyen kör ve sağır bir adamın durumu gibidir.

    Gözümüz görmez, kulağımız duymazsa o zaman halimiz nice olur? Bu dünyada ne yapıyorsak onlarla! Yaşamımızı onlarla idame ediyoruz.

    “Gözlerimizi ve kulaklarımızı yok etmekle kalmayıp kalplerinizin üzerine de mühür vursa” ifadesinden de anlıyoruz ki:

    Kulaklarımız gözlerimiz olabilir,

    İŞLEVSİZ BIRAKIRSA

    Görürüz ama görmeyiz, işitiriz ama işitmeyiz. Gördüğümüz işittiğimiz görünenden, sesten ibarettir.

    FARKINDALIK KALPLE

    Doğduğumuzda öyle değil miydik? Gözümüz de vardı, kulağımızda, peki bizi kucağına alanın annemiz olduğunun bilgisinde miydik? Acı duyduğumuz zaman kalbimiz huzursuz olup ağlıyor, hoşnut olduğumuzda sakinleşiyordu. Annemizi ilk böyle tanıdık: KALBİMİZLE!

    İşte o kalbe mühür vurulursa?

    O zaman acıyı, lezzeti bilse de hangi şeyden tat alması, nereden korkması gerektiğini bilemezse insan? Nasıl bileceğiz doğru yolu? Bu durumda bizi Allah’tan başka kim doğru yola iletebilir: Hakla batılı ayırt etme yeteneğimiz kalmamışsa!

    Unutmayalım ki gücü kuvveti, gözü, kulağı verdiği gibi verdiğini canlı kılan, cansıza RUH veren, hayat veren O!

    Birlikte bir önceki Âyet’e, Enâm Sûre’si 43.Âyet’e kulak verelim. 43.Âyet kalbin mühürlenmeden önceki aşamasından kalbin katılaşması halinden bahsediyor. Yani katılaşıp hakikate direnç göstermesi halinden! Din Allah’tan başka ilah yoktur diyor, o kişi kalkıyor Kur’an-ı Kerim’deki Allah’ın açık hükmüne rağmen nefsine hoş gelen bir söze, bir şeye rağbet ediyor, en sonunda kalbi mühürleniyor hiç anlamaz oluyor. En’am Sûresi’nin 46.Âyet’inden de anlıyoruz ki göz görmez, kulak sağır, kalp mühürlenmiş olduğunda artık yapılacak hiçbir şey kalmazken ve bu da helâke dûçar olmak (yakalanmak) demekken, kalp katılığı olan mühürlemeden önceki aşamada imkânlar tümden yok edilmemiş. Hiç değilse doğru yolu bulup kendimizi düzeltme imkânımız var. Unutmayalım ki bunun da dereceleri var. Hani derler ki halk deyişi ile “Yol yakınken!” Gecikmeden, elverişsiz, kötü bir duruma düşmeden!

    Ne var ki vazgeçmeyip sürdürmekte ısrar ederse insan o (bozuk) niyetini,

    Anlamı şu: Onda bu kibir, inat varken gittikçe kulağı var duymaz, gözü var görmez, kalbi var hakikati anlamaz olur.

    İvmenin yönü aşağı ise, katılaşmanın her bir derecesinde gözün kulağın işlevi azalır, yani -kötülükte-ısrarı oranında- kalpte siyah bir gölge oluşur: ruhun farkındalığı, batını gider, geriye suret kalır.

    Tercihte bulunmak bize mahsus olsa da duyduğumuzu ve baktığımızı yeterince duyup görmeyince; yani kalp katılaştıkça, o miktarda anlama (farkındalık) kabiliyeti kalmayınca, başımıza gelen sıkıntılar, darlıklar da (En’am 43) bizi doğru yola çekmezse iste bakalım isteyebilirsen doğrusunu o zaman, isteyemez hale geliriz de sapkınlığımızda çakılıp kalırız. O dilemeden bir adım ileri gidemeyiz ya da yanlış tarafa gideriz; istediğimiz kadar zeki, keskin gözlü, keskin kulaklı olalım, bakar da göremez, duyar da duyduğunu işitemez olur, kalbimiz idrakten yoksun kalıverir; bu durumda nasıl akıl edeceğiz ki “doğru ne yanlış ne” ki isteyebilelim.

    O durumda eğriyi, doğruyu bilemez oluruz,

    Ta ki basımıza bir musibet gelene kadar!

    İnançlı isek eğer

    Başımız bir derde girdiğinde

    Kuşkusuz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Ancak O’ndan yardım bekleriz.

    Fatiha Sûresi’nin “Allah’ım hidayet eyle bizi doğru yola, kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna, o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil” ayetlerini okurken altıncı ayette “bizi doğru yola ilet” diyerek niyazda bulunduğumuzda kalbimiz: “Kendi başıma kaldığımda ben bilemiyorum, Rabbim her şeyi bilen sensin, hidayet veren sensin!” diye çarpıyorsa bu ilk adım olur.

    Hidayet, doğru yola kılavuzlama Allah’tandır.

    Arzular hakikatin önüne geçerse;

    Kötülük kendimizden!

    Allah kötülüğün varlığına izin verir, çünkü imtihan dünyasıdır. Ancak O, asla zulmü emretmez (Nisâ Suresi, 40).”.

    “Herkesin kazandığı lehine, yüklendiği aleyhinedir” (Bakara Suresi, 286)

    “Allah, Hakk’ı hak olarak gösterip ona uymayı, batılı da batıl olarak gösterip ondan sakınmayı nasip etsin!” (Buhârî, İman, 15).

    Bize düşen:

    Bunda amel etmektir.

    Bir zamanlar televizyonda “Şirinler” diye bir çizgi filim vardı. Onun bir karakterine “Ben istediğim zaman iyi istediğim zaman kötü olabilirim” dedirtiyordu yazarı.

    İşin aslı bu değildir işte!

    Öncelikle:

    ŞAHİTLİĞİMİZ:

    “O’NDAN BAŞKA ILAH YOKTUR”

    Yaratılışımızda Rabbimiz “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğunda (Kalu bela) “Evet Rabbimizsin!” demişiz.

    KALBEN TASDİK!

    SEYYİDÜ’L-İSTİĞFAR DUASI: (istiğfârların efendisi) “Allah’ım, sen benim Rabbimsin. Senden başka ilah yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum. Gücüm yettiği kadar ezelde sana verdiğim ahit ve vahit (iman ve itaat sözü) üzere sabitim”

    Kulluk, hakikati görmek (farkındalık) ve kabul etmekle (kalple) tasdik etmekle başlıyor.

    Zâriyât Sûresi 56. Ayet:

    “Ben cinleri ve insanları, başka bir gaye için değil, ancak Beni Rabb olarak tanımaları ve yalnızca Bana kulluk ve itaat etmeleri için yarattım. Ve bu kulluğun yararı Bana değil, bizzat kendilerine olacaktır”

    İYİ OLMAK, KÖTÜ OLMAK BİZİM İSTEĞİMİZE BAĞLI DEĞİLDİR.

    Rabbimiz tanıyıp “Evet Rabbimiz” demekle kulu olduğunu kabul etmiş oluyoruz. Kulluğun gereği: Allah Teâlâ’nın razı olmadığı bir şeyi istememek ve yapmamaktır. (Kutsal sözleşme!) Bu söz üzerine yaratıldık.

    Allah Teâlâ hiçbir şeye muhtaç değildir. Fazlından lütfuyla insanı yarattı. İyilik murad etti. Hz. Adem’i, yalnız kalınca eşini yarattı. İnsana hür irade verdi. İnsandan ahid (sözleşme) gereği bir tek şey istedi: “Cennetimde yiyin için yalnız şu ağaca yaklaşmayın!” dedi. Ağaca yaklaşmamak Allah’ın emriydi.

    İyiliğin karşılığı nankörlük değildir.

    Kötülüğün bir yüzü emri dinlememek, diğer yüzü iyilik bilmemek, hakikati inkâr, nankörlük, bu da zulüm; diğer yüzü ise başımıza gelen kötülükler, sıkıntılar, zorluklar, musibetler ve bunlar aslında emri dinlememenin, dinlememe pozisyonuna düşmenin, verilen sözü yerine getirmemenin, iyilik bilmemenin, hakikati inkâr etmenin, nankörlüğün sonuçları.

    Allah’ın emrine uymamakla Hz.Adem ile Havva dünyaya gönderildi.

    Bunun üzerine Hz. Âdem pişman oldu, şeytan gibi düştüğü hatada ısrar etmedi, “Âdem Rabbından kelimeler belleyip’ aldı» Rabbinden af diledi, tevbe etti,

    Allah Teâlâ samimi tevbeleri kabul edendir, çok merhametlidir.

    Ne var ki

    Allah’ın yol göstermesi olmadan iyi olamayız.

    Yaratılmışız, bizi bir yaratan var

    O halde başladığımız her işte “İnşallah!”

    İnşallah demenin bir manası Allah’ın dilemesi demekse, bir manası da “Allah’ın izniyle demek.

    İnşallah, kul tarafından acizliğinin kabul edilmesi, isteğinin/iradesinin ancak Allah’ın yaratmasıyla fiile dönüşeceği gerçeğinin sözle ifade edilmesi demek!

    “Allah dilemedikçe (irâdesi/yaratması olmadıkça) siz (değil bir şey yapmak, onu) dileyemezsiniz (bile). Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir” (İnsan Suresi 30. Ayet Meali)

    Allah’ın iradesi tüm varoluşun temelidir.

    “Ne istersek o olur ne yapsam yeridir,” dersek

    Kulun seçimine (dilerse) izin verir.

    Ne yapıyorsak O’nun izniyle.

    İzin sanılan mühlettir.

    Belki vazgeçerler diye

    Aynı zamanda imtihandır

    Hem bizim hem karşımızdakinin!

    Bununla kim doğru yolu bulur.

    Kimin doğru yolu bulacağını

    Allah bilir.

    “Firavun’a 80 yıl mühlet verilmesi (Yunus Suresi, 91), onun helakini geciktirmedi; sadece azabını artırdı.”

    Derse ki insan: “İstek benim değil mi? Ne istersem isterim. Derse ki kim karışabilir, istediğimi yaparım.

    İnsana kötülük olarak bu yeter!

    Desek ki, tamam kuvvet bizim değil, yani elimiz, gözümüz, ayağımız hatta beynimiz, bizim sandığımız ne varsa, tamam bizim değil ama o kuvveti kullanma becerisi bizim desek: Neyi ne kadar isteyeceğimizi bilemeyiz bir defa. İnsanın istekleri sonsuz. Bilsek bile nefsimize söz dinletemeyiz her zaman. Bu da insanın başının derde girmesi için yeter. Üstelik bilgilerimiz sınırlı, aklımız kapasitemiz sınırlı; fıtratımıza gelince onu da bozmuşsak, yani pek öyle istesek de Allah’ın yardımı olmadan iyi olamayız. İrademiz cüzi!

    İşte kalbin katılaşması ya da mühürlenmesi burada önemli olur. Kalp katılaştıkça daha bilemez olur mühürlenirse hiç bilemez oluruz.

    Allah Teâlâ doğru yolu görmemizi dilemedikçe biz kendi başımıza nasıl doğru yolu bulabiliriz?

    YETER Kİ:

    O’nun verdiği güç ve kuvveti kötü yönde kullanıp niyetimizi bozmayalım ki Allah bozmasın! Yoksa gücü kuvveti kullanma becerimiz bile fayda etmez!

    ÖNEMLİ OLAN:

    Yönümüz Rabbimize mi kendimize, yani nefsimize mi?

    (Niyetimiz) iyiye mi kötüye mi?

    Kötülük için kendimizle baş başa kalmamız yeter.

    Kalırsak

    O her şeyi isteyen, sonsuz istekleri, arzuları, zevkleri olan nefsimizle nasıl başa çıkacağız.

    Şer nefsimizden

    Hayır Allah’tan!

    İsteyen ben olsam da hüküm O’nun, hikmet sahibi olan O’dur.

    Olmasını istediğimiz her işte “İnşallah!”

    Başladığımız her işte “Bismillahirrahmanirrahim”

    HAKİKAT O Kİ

    İstediği zaman iyi istediği zaman kötü olan, gerçekte bazen iyi bazen kötü olandır, öyle birini iyi olarak nitelendirmezler.

    Zira “İYİ” hep iyidir.

    GÜÇ VE KUVVETİ ALLAH’TAN DEĞİL KENDİNDEN BİLEN, İÇİNDE ALLAH KORKUSU OLMAYAN NASIL İYİDİR?

    O ne yapacağı belli olmayan güvenilmez biridir.

    İyi olmak benim elimde demek yerine

    Bunu Rabbimizden istemeli!

    Bir fâsık kendisine öğüt veren vâize: “Allah bana bir zenginlik verinceye kadar, ben bu halden ayrılmam” demiş, sonra da Allah ona zenginlik vermiş, fakat o bunun üzerine kötülüğünü daha çok artırmış. O zaman o vaiz de ona: “Sen zengin oluncaya kadar kötülükten ayrılmayacaktın, halbuki başını asıl zengin olduktan sonra kötülüğe daldırdın.” demiş. (Elmalı Hamdi Yazır/ Beyyine Sûresi Tefsiri’nden)

    Kötülük dileyip de sonra iyi olunmuyor.

    Yaratılırken Rabbimizin “Ben Rabbiniz değil miyim” sorusuna “Evet Rabbimizsin” deyip de dediklerinin aksini yapmakla sözümüzde durmamış olduğumuz her defasında pişman olup samimi, bir daha yapmama azmiyle tövbe etmeden yolumuza nasıl devam edeceğiz?

    İnanan insan bir hata yaptığında pişman olan, hatasında ısrar etmeyen, Rabbinden af dileyendir. Bir gün iyiliği dilerim, öbür gün kötülüğü, istersem iyi istersem kötü olurum” dersek bilmemiz gereken bunun için gereken güç ve kuvvet, ilahi yardım bizim değil O’nun elindedir.

    ONUN GÖSTERDİĞİ YOLDA

    İşte “DUA” tam bu aşamada öne çıkıyor

    İstemek bizden,

    Her şey Allah’tan!

    “BİZE DÜŞEN ELİMİZDEN GELENİ YAPMAK!”

     

1 2
Sonraki Sayfa→

WordPress.com’da Blog Oluşturun.

  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Hayattan dersler
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Hayattan dersler
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle