AMAÇ KAVRAMINA BAKIŞ FARKLILIĞI

Amaç: Ulaşmak istenilen sonuç, maksat, meram. Günlük kullanımda “amaç” daha ziyade gerçekleştirme vurgusuyla, bizzat yapmak istenilen hedef şeklinde, “ben yapacağım, ben başaracağım tonunda. Bunda bu dünyaya odaklı bir bakış açısının büyük payı var. Öyle ya insanı merkeze alıyorsan bir şeyi gerçekleştiren insanın kendisidir düşüncesi öne çıkar. “Gaye” ise Arapça kökenli olup ulaşılmak istenen nihai nokta, maksat, niyet anlamını koruyor. Sözlük anlamıyla “amaç” ve “gaye” kelimelerinin her ikisinde de “ulaşılmak istenen son” anlamı ortak olsa da iki kavram bu şekilde farklılaşmış.

Elbette kimi zaman “yaptım’ demekten kaçamayabiliriz, ama asıl vurgu arkasındaki niyettedir. Bir insan kendini yaratılmış bilip, Yaradan’ına inanırsa kendini sonucun gerçekleştireni olarak görmez, elinden geleni yapıp sonucu takdire bırakır. Kendine şu soruyu sorar:

Hakikatte gerçekleştiren kim?

Bu soruya verdiğimiz cevap niyetimizi belirler.

Gerçekleştiren, isteğimizi varlık sahasına çıkartan “Yaradan” olduğundan, bu gerçeği görmek kendini merkeze alanlara karşı anlayışımızı kökten değiştirir.

El var, göz var, kulak var, akıl var; ne yaparsak onlarla yapıyoruz, el bizim, göz bizim lakin onları biz mi yarattık? Çorbayı O’nun verdiği güçle içtiğimiz gibi, izin vermezse kaşığı ağzımıza bile götüremeyiz.

Buraya kadar olan farklılık inananla inanmayan arasındaki farklılık.

Dersek ki kaşık misali, çorbanın da ağzımızın da dilimizin de sahibi değiliz ama hepsini şu şekilde veya bu şekilde kullanan biz değil miyiz? Çorba ağzımızı yakar ya da yakmaz. Çorba kaşıktan dökülür ya da dökülmez. Dilimiz şunu ya da bunu söyler. İşin bu kısmı bize ait değil mi?

Bu da inanış farkı.

Bir şeylerin bir araya getirilip yeni bir şey ortaya çıkarılmasına gücümüz oranında yetkimiz var. Burada “yetki” kelimesini bilinçli olarak kullanıyorum. Bu durumda güç bizim değil, ama onları sonuç alacak şekilde bir araya getirme becerisi bizim diyebilir miyiz? Tam olarak diyemeyiz. Niye diyemeyiz*

Pencereden dışarı bakıyorum. Uzakta bir bina var. Orası varmak istediğim yer: GÂYE/Varılmak istenen. Aynı anda tek şey dileyebilirim. İsteme ve istediğini yapmaya yetkili ve yetkisi kadar anlamında. Gitmek üzere kalktım yerimden. Gücüm her anda tek adim atmaya yetiyor. Pencerenin camından çıkamam. Kapıya yöneliyorum.

Kapı kapalıysa açmadan geçemem. Geçmek istesem, kapıya çarparım canım yanar. Duygularım olmasa “anlam” olmaz. Geçmemin bir anlamı yok. O halde açacağım ki devam edeyim. Çevremden böyle görmüşüm, ya da deneyimlemişim. Kapıyı açmak sebep, açık kapıdan geçmek sonuç. Sebep olmadan sonuç olmaz; sonuç olmadan sebebi anlayamayız.

Her adımda Allah’ın verdiği fiziki güçle ilerliyorum.

Her adımda O’nun kazandırdığı anlama yeteneği

İDRÂKLE

Engelleri aşabiliyorum.

Hakikat şudur:

Anlamaya ve anladığımı yerime getirmeye, duyu organlarımdan aldığım haberi yüreğimde duyarak, kalben ve zihnen muhakeme ederek, uzuvlarımı harekete geçirerek muvaffak oluyorum. Sebep sonuçları, hangi sebeplerin hangi sonuçlara vardığını, sonuçların hangi sebeplerden oluştuğunu bebeklikten bu yana tekrarlarla öğrenmişim. Bu arada tüm kapalı olan şeylerde aynı sürecin olacağını somutta denemişim, soyutta idrâk etmişim.

Netice olmasa, kimse kendi başına ne yapacağını bilemezdi.

Sonuç olmadan sebebi doğrulayamayız.

Örnekler olmasa doğruyu bulamazdım.

O örnekler ki sonuçlar ki pratikte gerçeklik diye bildiğimiz

Gerçekleştiren benim, sonucu elde etme becerisi benim nasıl deriz

Ne güç bizim ne gücü kullanma becerisi tamamıyla bizim,

 

Lakın kaşığı çorbayı dökmeyecek, ağzımızı yakmayacak şekilde kullanmanın dışında bir şey var ki

Karşımızdaki birine sıcak çorbayı “iç iç soğuk” der misali

Gücü HANGİ YÖNDE kullanacağımız,

İYİ Mİ KÖTÜ MÜ?

BU NİYETTİR

İLK NİYETSE

ALLAH’A MI YÖNELİYORUZ, KENDİMİZE Mİ?

Temel paradigma bu!

“Allah nasip etti gerçekleşti mi diyeceğiz, yoksa ben yaptım, gerçekleştiren benim mi?”

Niyet yöneldiğimiz yöndür:

Allah’ın rızasını umarak, O’nun razı olacağı şekilde mi davranacağız; yoksa öncelik kendi istediklerimizde mi olacak?

KURTULUŞUMUZ HANGİSİNDE?

Herkes mizaç ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin ne yaptığını en iyi bilen Rabbinizdir” (Kur’an-ı Kerim İsrâ Sûresi 84. Ayet)

Herkes sebep sonuç ilişkileri içinde hareket eder.

Mealde “meşrep” diye çevrilen, Arapça aslında “şâkile” diye geçen kelime: İçsel yönelim, niyet demektir.

İnsan çevresinden gelen etkilere (sebeplere) doğuştaki mizacına ve sonradan (anne baba ve çevre ile etkileşim içinde) oluşan karakterine göre yanıt verir. Sebepleri yaratan Allah Teâlâ’dır. Takdir eden, zamanı gelince kaza eden O’dur.

Yanıtlar NİYET neyse o çerçevede olur.

İşin NİYET kısmı bize ait. ASIL BU NEDENLE SORUMLUYUZ!

Bir de GAYRET!

Allah Teâlâ kalplerdeki niyetlere bakar ve davranışlar da niyetlere göre şekillenir. Ne yapıyorsak yaptıklarımız bakış açımıza (yöneldiğimiz yöne) göredir.

İnsan kendini merkeze aldığında heva ve hevesine kapılır.

Heva, insanı yanıltır.

İnsan bilmez ki her istediği hayrına değildir.

Başta hoş gelen sonradan kötü olabilir; zor gelen sonradan hayır olabilir.

 

Bir tamirci hikâyesi anlatayım.

Evde arıza vardı, usta çağırdık.

Sokakta park yeri yoktu.

Pencereden baktım; çöp konteynerinin yanında tek bir boşluk var.

Usta kendi zaviyesinden o boşluğu göremiyordu.

Pencereden seslendim.

Benim konumum ona bir imkân gösterdi;

o da arabayı oraya park etti.

Her defasında aynı sonucu almasak böyle bir muhakeme yapamazdık.

Sebepler ve yeni sebepler pi sayısının uzantısı kadar sonsuz ve ben karşıma çıkacak yeni sebeplerin hepsini kuşatamam.

İnsan gücün sahibi olmadığını bilse bile,

…bilmeliyiz ki bildiğim beni hedefime her daim vardırmaya yetmez.

Yani becerim var diye, aklım var diye,

Kendimi yeterli görür, bu tıynette olur da O’nun emir ve yasaklarına yeterince riayet etmez, kendi heva ve hevesimin peşine gider, canımın istediğini yapmakta bir beis görmezsem,

Allah Teâlâ dilerse hiç bilmediğimiz sebepler çıkarır karşımıza da ortada öylece kalıveririz:

BU KULUN YARADANINA MUHTAÇLIK BİLİNCİDİR.

Ne yapıyorsam, O’nun verdiği nimetlerle yapıyorum.

Sonsuz şükürler olsun.

 

İnsan işler yolunda giderken Allah’ı unutursa,

Nankörlük eder kendine bir güç vehmederse

Musibetler

İnsana KENDİNE GÜÇ VEHMETMESİNİN ne kadar boş olduğunu, sebepleri öngöremeyişindeki acizliğini hatırlatır.

Ne yapıyorsam O’nun yardımıyla, bana verdiği güç ve kuvvetle, vesilelerle, ilhamla yapıyorsam,

“Allah’ım kalbime doğruları ilham et. Nefsimin şerrinden sana sığınırım” duası ne güzel bir duadır.

Bir arkadaşım şöyle anlatmıştı: “Ben derdi memleketten geldiğim zaman gözlük nedir bilmiyordum. O güne kadar gördüğüm bana normal geliyordu. Gözlük taktıktan sonra anladım ki dünya çok netmiş…

Takva da böyledir.

“Ey iman edenler! Allah’a saygıda (takva) kusur etmezseniz, O size (kalplere) bir temyiz kabiliyeti verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. “ (Enfâl,8/29)

Çünkü takva (Allah korkusu) adeta insana dünyayı net gösteren ve doğru kararlar aldıran bir gözlük gibidir. Onunla baktığında insan anlar ki o güne kadar gördüğü her şey bulanıkmış, ancak takvayla bakınca dünya aydınlık oluyormuş.

“Allah büyük lütuf sahibidir”

Rabbine inanan, takdirin O’na ait olduğunu bilen O’nun rızası dışına çıkmamaya dikkat eder. Bilir ki akıbet O’nun! Bilir ki onu selamet O’ndadır. Rızasını ummak, onu hayra, emirlerini dinlemeye, yasaklarından sakınmaya yöneltir; bilir ki her şey onun dilemesi ve izniyledir.

O’na yönelen için

Rabb (sahibimiz) terbiye eden demektir.

Bir kimse “amaçlıyorum” derse “gerçekleştirmek istiyorum” demiş olur. İstediği gerçekleşmeyince de illa gerçekleştirmek için fırsat bulur da yan yollara saparsa bu kişi şayet, ki kuralları kendi koyuyorsa niye sapmasın, şeklen hedefine ulaşmış olsa da gerçekte haktan hakikatten ayrılmıştır.  Allah sapanı daha da saptırır da belki hiç muhtaçlığa düşmeden yaşar gider, ama ahiretteki akıbeti kötü olur.

Her şey O’nun dilemesi ve izniyledir.

… Bu idrakle bakıldığında insana “Ben elimden geleni yaptım; takdir Allah’ındır” demek, O’na dua etmek, duasının gereğini samimi olarak yapmak kalıyor. O DİLERSE DOĞRU NETİCEYE ULAŞTIRIR. İşin hakikati budur.

Her şey Allah’tan!

İnsan merkezli anlayışta kibir; ilahi merkezli anlayışta teslimiyet vardır. Oysa insan aciz, kendi başına doğruyu bulamayan yaratılmış bir varlık, Hz. Allah ise yaratan, her türlü noksanlıktan uzak olandır.

“HER ŞEYİN DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR”

 

.

 

Aşağıdaki gelen başlıklarda yazdığım metin üzerinden yapay zekâ ile yapılan “AMAÇ kelimesinin Batı’daki yeri, günümüz modern Türkçe’sinde nasıl yer aldığı, Osmanlı’da hangi kelime kullanıldığı “Arapça’da AMAÇ kelimesinin olup olmadığı GAYE” kavramı” temalı, kapsamlı iki araştırma yer alıyor.

 

 


Yorum bırakın